6/4/2007

BİRİSİNEMENSUP

h1

Gidiyorsun biliyorum. Küçük ve kırık adımlarla uzaklaşıyorsun yanımdan. Ürkek bir keçi yavrusu kadar sessiz gidiyorsun. "Kaçar gibisin" diyesim geliyor diyemiyorum. Gözlerinde yabancısı olduğum, tanımlayamadığım karartılar dolaşıyor. Buğulu bakıyorsun sanki. Daha önce hiç duymadığım kelimelerle, senin olmayan cümlelerle konuşuyorsun. Anlayamıyorum… Sen sana benzemiyorsun uzun zamandır. Yeni ve tedirgin gibisin. Hangi ağacın, hangi dalında daha güvende olacağını bilemeyen bir bir kuş kadar cılız darbelerin ve uçamıyorsun. Böylesin. Ne söyleyebilirim ki... Kendi seçimin... Kendi doğrun... Öyle olsun... Git… Git, dünyanın bütün ağaçlarının gölgesinde tek başına otur. Kimselerin bilmediği şarkılar söyle, sesine başka sesler katılmasın.

Yanı başına düşen yaprağa aldırma, gagasıyla avucunu tıkırdatan kavuniçi kanatlı kuşa kırıntı atma, göle taş atma. Yapabilirsen yap bunları, değiş. Ne istiyorsan öyle olsun. Rüyalarını kimseye anlatma, kimselere endişelenme. Dağ yamaçlarının, adını bilmediğin sessiz çiçeklerin hep "adını bilmediğin çiçekler" olarak kalsın. Kitap sayfaları arasına papatya koyma, kurutma, gün gelip kimselere kuru çiçeklerle tazelenen sevgiler uzatma. Bunun hayalini bile kurma. Küçük sürprizler düşünme sözgelimi. Bir balık kadar sessiz ol, Tanrı kadar yalnız. Senin yaşamın, ne söyleyebilirim ki...

"Geçecek" demekten, beklemekten başka ne gelir elimden. Sabrederim… Umutlanırım… Kendimi oyalarım… Yalnız kalmak istiyorsan buna bir şey diyemem. Ama ben ne olacağım?! Kimsesiz kalacağım. İşte söylüyorum sana. Sözümün içinde bir yerlere koy. Ve iyice sakla. Ve inan...

Çekip gideceksin, bunu anladım. Hatta belki "gittin" bile. Ben yeni yeni anlıyorum bunu. En son ne zaman bakmıştın gözlerime ve en son ne zaman göz bebeklerimiz karışmıştı birbirine. Ah dilimin ucuna neler geliyor söylemekten ürküyorum. Sana olacakları düşünüyorum, ürküyorum. Bana olacakları düşünüyorum işin içinden çıkamıyorum. Buna değer mi diyorum, “değmez” biliyorum. Çünkü biliyorum… Çekip gitmek insanı nasıl yaralar biliyorum. Nasıl yalnız ve kimsesiz kalıyor insan. Nasıl gecelerin karası yüreğini sıvıyor, nasıl gözlerine mil çekiliyor biliyorum. Şimdi yüreğime çöreklenmiş acının her zerresini yeniden tadarak gidişini seyrediyorum. Üstüne "seviyorum" yazdığım bir kağıttan sandal yapıyor, dereye bırakıyorum. İster yüzsün, ister batsın, ister bir çalıya takılsın o kağıt… Sandal hep derenin bir yerinde olacak biliyorum. Ancak böyle rahatlıyorum.

 

Erol Serhat Kuseyri

http://genc.hurriyet.com.tr/02/02/27/deneme38.asp

 


24/2/2007

Bir Ruya - 10 10 2006

h1

bir rüya görürsün uykunun birinde.. her şey mükemmele yakın değil, mükemmeldir!!! her şey o kadar nettir ki.. anlatamazsın, yaşarsın sadece.. o detaylar, o renkler, o ortamın kokusu ve o tarifsiz his.. tüm duyuların canlıdır.
 
bu öyle bir rüyadır ki hiç uyanasın gelmez de, işte hayat bu ya (c'est la vie) .. her uykunun bir uyanışı vardır!!! hatta uyanmaya yakın anlarsın uyanacağını.. ve uyanmak istemezsin..
 
ama işte uyanıyorsundur.. ve gerçekliğin yeniden başlıyordur. uyandığın zaman iki seçeneğin vardır.. ya rüya gerçek olacaktır.. ya da rüyan rüya olacaktır!..
 
şimdilik sadece rüyadayım.. ve uyanmamak için çabalıyorum..
 
Erol Serhat Kuseyri

10/10/2006

 

 

 

 

24/2/2007

Varoluş - 01 09 2006

h1

Bugün uzun zamandır yapmadığım bir şeyi biraz da tesadüfen yaptım. Sinemadan çıkışta yağmura tutuldum. Gökten boşalırcasına yağan yağmurda adımlarımı genişletmeden, şemsiye kullanmadan ve yağmurdan sakınmadan öylece yürüdüm. Bu durum beni öyle bir yere getirdi ki bunu da uzun zamandır hiç düşünmemiştim!.


Yağmurda öylece yürürken; varlığın (var olmanın, varoluşun) ne kadar güzel, ne kadar anlamlı ve ne kadar da gerçek bir şey olduğunu hissettim. Yağan yağmura, borulardan boşalan gürül gürül suya, merdivenlerden hızla inen ve sanki nereye gideceğini pek bilmese de bilircesine ilerleyen suya ve su yoluna hayran kaldım. Yağmur sesi o kadar güzeldi ki çevredeki tüm trafik gürültüsünü bile bastırdı. Ve gördüm ki doğa karşısında insan bir hiç.. hiçlik içeriyor. Ama var olmak ve bunu hissetmek o kadar güzel ki.. İşte o vakit insanın içinden her şey ile barışası geliyor. Kırgın olduğun arkadaşlarına, bir daha asla görüşmem dediğin sevgililerine, işindeki hasımlarına ve en çok da kendine.. Evet gökten boşalırcasına yağan yağmurda en çok kendimle barışık olduğumu hissettim. Bu çok ender bir durum idi. Çünkü ben kendim ile barışık değilimdir. Varlık olgusu beni buldu, beni benimle buluşturdu ve kendime hayran bıraktı. Kendime hayran oldukça beni var edene de hayran oldum. Şükrettim..


Sonra yağmurun namelerini daha iyi dinlemek için ara bir sokak bulmak istedim. Çünkü dinledikçe hissediyor, hissettikçe yaşıyor ve yaşadıkça var oluyordum. İşte o an, ‘varlık’ olgusunun tanımı bende böyle idi. Bu duygu öyle bir haz uyandırdı ki bende en kuytu sokağa gidip yağmurun sesini dinlemek istedim ve dinledim. O kadar güzeldi ki hiç beklemediğim bir şey oldu. Ses tanıdık geldi ve hatıralar arşivinden o anı bulup getirdi bana.


Bir Pazar günüydü belki 8 belki 9 yaşındaydım. Ranzanın üst katında gecenin bir vakti geniş bir meydana bakan evimizde idim. Ranzam pencere kenarında idi ve yağmur yağıyordu. Tülün arkasında meydan bulanık gözüküyordu ama puslu sarı lambalar ışığı yarıyor tülden süzülüyor ve resmi canlandırıyordu. Meydanda gölcükler oluşmuştu ve o gölcüklere düşen her yağmur tanesinin sesi şimdi karşımda idi.


Anılardan silinmiş sandığım gerçekliğim beni yeniden var etmişti.


Erol Serhat Kuseyri

01/09/2006